1999 yılının Temmuz ayıydı...
4 ya da 5 Temmuz 1999...
Öğle vaktiydi...
Bir akrabam ile birlikte kahve içip televizyon seyrediyorduk. NATO’ya bağlı Milletlerarası Barış Gücü (KFOR) bünyesinde görev yapan 52 araç ve 133 personelden oluşan, Tuğgeneral Mehmet Ali Erdoğan komutasındaki Türk Birliği konvoy halinde Prizren (Kosova) kentine giriyordu... Ya da “şehre giriş yapmaya çalışıyor” dersek daha yerinde olur.
Televizyondan görebildiğimiz haliyle muazzam bir kalabalık “Birliğimiz”in etrafını çevirmiş, sevgi gösterisinde bulunuyordu.
Çılgınca bir tezahürat...
Konvoy durmuştu; bir adım bile gidemiyordu!
İnsanların ellerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterleri, hep bir ağızdan “En büyük asker, bizim asker…” ve “Türkiye… Türkiye… Türkiye…” diye bağırıyorlardı...
Kalabalık içinden birkaç genç, ilerleyemeyen askeri araçlarımızın üzerine çıkmış, sevinçle zıplıyor, el çırpıyorlardı.
Akrabam bir ara kendi kendine, “Tuhaf şey doğrusu... Askeri aracın üzerine çıkılmasına askerlerimiz nasıl müsaade ediyorlar?” diye mırıldandı.
Prizren’li gençlerin askeri araçlarımızın üzerine çekinmeden, rahatça çıkabilmelerinin manası şu şekilde özetlenebilirdi: “Bu askeri araçlar ve asker bizim; bize ait... Ona sahip olma hakkı ise Osmanlı’dan miras... Araç ve asker bizim olduktan sonra, bize kim ne diyebilirki?”
Mehmetçik de kendisine muhabbet göstereni başının üstüne oturtmuştu; askeri araçların üzerine çıkmalarına ses çıkarmıyordu…
Pekala, bu kalabalığı oluşturan yalnızca Prizrenli Türkler miydi? Elbette hayır!
Kalabalık, Sırp zulmüne maruz kalmış, eziyet görmüş Türk ve Arnavutlardan oluşuyordu...
Yani askerimizi bağrına basan, ona dokunabilmek için adeta birbirini ezen kitlenin içinde Arnavut ahali de vardı...
Avrupa medyasının bu manzaraya çok hayret ettiğini, ertesi gün yayınlanan gazetelerden öğrendik.
Halk, araç içindeki “Mehmetçik”in elini sıkmak için uğraş veriyor, kalabalıktan genç bir adam tahminen bir buçuk veya iki yaşlarında olan çocuğunu araç komutanına uzatıyor ve komutan bebeği kucağına alıyordu…
Haklıydı...
Kısa süreliğine de olsa, bebeğinin emin ellerde olmasını istiyordu...
Kim bilir; belki de ”Ecdad Yadigarı Mehmetçik” yani “Asakir-i Mansure-i Muhammediye”; ile tanışsın istiyordu…
Asakir-i Mansure-i Muhammediye; “Allah’ın İnayeti ile Muzaffer Olmuş Muhammed’in Askerleri”…
Yani “Muhammedcik”…
Veya diğer söylenişiyle “Mehmetçik”…
Çocuğunu komutanın kucağına veren genç baba biliyordu; Bayrak, Millet sevgisi küçük yaşlarda verilirdi...
Tabiatta her eylemin bir amacı olduğu gibi bu davranışın da babanın şuurunda bir amacı vardı… Bu hareketin amacı ha “emin ellere emanet” olmuş, ha “Mehmetçik ile tanıştırmak” olmuş; ne farkederki?
Özetle; Mehmetçik’i ve Bayrağımızı seviyorlardı!
Şu an o manzarayı hatırlarken bile gözlerim doluyor, boğazım düğümleniyor…
Bir an için çocukluğumu hatırladım. Çocukken, annemin devlet memuru olarak görev yapması sebebiyle uzun zaman bana anneannem ve dedem bakmıştı...
Felçli olan ve bastonla bile yürümekte zorlanan dedemin aksaya aksaya, ayağını sürüye sürüye beni kaç defa Anıt Kabir'e götürdüğünü hatırlarım...
Atatürk Orman Çiftliği yakınlarındaki Gazi Mahallesinden trene binerdik, Gar'da inerdik ve Tandoğan Meydanı üzerinden yürüyerek Anıt Kabir'e giderdik... Buna ”isteyen” inansın, “istemeyen” de inanmasın…
Arada bir annem Ulus'daki işyerine götürürdü beni...
Ulus'da sıkça, hemen hemen her seferinde, Kurtuluş Savaşı yıllarından kalma kıyafetiyle kalpaklı bir "İstiklal Savaşı Gazi"si görürdük...
Gazi’yi görür görmez annem hemen, "Koş bakalım; git elini öp… Koş!" derdi ve ben de talimatı yerine getirir, koşar elini öperdim. Sonraları bu ben de alışkanlık halini aldı…
Gazi gördüğümüzde, annemin uyarmasına gerek kalmadan koşup elini öper olmuştum...
Öyle ya; o gün annem ve ben bir öğlen arası Ulus’da rahatlıkla dolaşabiliyorsak özgürlüğümüzü onlara borçluyduk ve ellerini öpmek de boynumun borcuydu… Tabi Gazilerimizin ellerini öpmemin sebebini sonraları anne baba izahatıyla ve yaş ilerledikçe okuyarak anladım.
Üzücüdür ki; "Kurtuluş Savaşı Gazilerimiz"den bugün yalnızca biri hayatta...
Çocukluk yıllarıma dair bu aktardıklarım Bayrak ve Millet sevgisi aşılamanın çeşitli yollarından belki de yalnızca ikisiydi...
Ve ufak bir hatırlatma!
Sizler de isterseniz küçük yaştaki çocuğunuza Gazi eli öptürerek “Milli Şuur” aşılamaya başlayabilirsiniz…
Nasıl mı?
İstiklal Savaşı Gazilerimiz’den yalnızca bir tanesi hayatta ama halen birçok gazimiz var…
Çevrenizde, yirminci yüz yılın son çeyreği ila yirmi birinci yüz yılın başlarında, hayatlarının baharında bu vatan için yarım kalmış bir çok kardeşimizi görebilirsiniz…
Zira 1984’den beri ülkemize yapılmakta olan hain saldırılara karşı vatanımızı korumak için girişilen mücadelede çok sayıda kardeşimiz Gazilik mertebesine erişti.
Yakınlarınızda mutlaka vardır…
Bulun, tanışın…
Çocuklarınız ellerini öpüp, onlara minnet duymayı öğrensinler!
Ve bir de soru!
Sizce 86 yıllık bir aradan sonra “Osmanlı toprağı Kosova”ya ayak basan “Mehmetçik”e zuhur eden bu sevgi selinin sebebi neydi?
***
Şimdilik Balkanları bir tarafa bırakalım ve dönelim Kafkasya’ya...
Tarih, 25 Ağustos 2001...
Yer, Bakü (Azerbaycan)...
Hava Kuvvetlerimize ait Türk Yıldızları adlı akrotim, Bakü’nün Azatlık Meydanı üzerinde sesten hızlı uçarak akrobasi gösterisi yapıyor...
O günlerde basından öğrendiğimize göre, gösteriyi bir milyona yakın Azeri kardeşimiz sevgi tezahüratı ile izlemişti...
Bir milyona yaklaşan insan seli ve tam bir bayram havası; İKİ DEVLET, TEK MİLLET!
Bu gösterinin yankıları ise Azerbaycan basınında, Türk Ulduzları Baki semasını ve başgant sakinlerinin gönüllerini fethetti... şeklinde dile getiriliyordu...
Balkanlar bir zamanlar Osmanlı toprağıydı... Prizren’deki halk da Osmanlı yadigarıydı... Kısacası, kardeşlerimizdi... “Arnavut”uyla, “Boşnak”ıyla, “Türk”üyle...
Ya Bakü’deki bir milyon insan neydi?
Neden “Silahlı Kuvvetlerimi”ze ilgi ve sevgi göstermişti?
Onlar da ”kardeşlerimiz, soydaşlarımız”dı...
Bu iyi bilinen bir gerçek ve tabiatın da kanunudur; Kardeş, kardeşe asla kurşun sıkmaz; sıkamaz!
Kardeş, kardeşe aynen Prizren’de ya da aynen Bakü’de olduğu gibi sevgi gösterir, “Birlikte” el ele bayram yaparlar!
Gönüller bir olur, dar günde tek yumruk olurlar!
Kardeşlerden biri diğerine ”Yaşasın halkların kardeşliği !” deyip, kardeşinin yoluna mayın döşemez!
Kardeşlerden biri diğerine ”Yaşasın halkların kardeşliği !” deyip, kardeşinin yoluna pusu kurup, üzerine kurşun yağdırmaz!
Kardeş, “öğretmen kardeş”i öldürüp, diğer kardeşlerin de üzerinde hakka sahip olduğu devletin okullarını yakıp yıkmaz; iş makinalarını ateşe vermez!
***
Internet’te DPT çalışanı sayın Filiz Doğanay tarafından yazılmış bir makale okudum. Bu makale bir araştırma yazısı...
Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet döneminde ülkemize yapılan göçleri incelemiş sayın Doğanay...
Sorunlarımız güncel olduğu için, bu yazımızda Osmanlı İmparatorluğu dönemine değil, içeriden ve dışarıdan saldırıya uğramakta olan Türkiye Cumhuriyeti dönemine bakacağız...
Sayın Doğanay’ın çalışmasına göre Cumhuriyetimizin kuruluşundan günümüze kadar olan süre içerisinde ”Josip Broz Tito’nun Yugoslavyası”ndan 305 158 kişi, Romanya’dan 122 558 kişi, Bulgaristan’dan 790 732 kişi (Bulgar devleti tarafından tehcire tabi tutulanlar da dahil), Yunanistan’dan 424 645 kişi (mübadele de dahil), Türkistan’dan 2878 kişi, Afganistan’dan 4163 kişi, Ahıska’dan 150 kişi olmak üzere toplam ”bir milyon altı yüz bin”den fazla kardeşimiz yurdumuza göç etmiştir. Devletimiz de bu insanları imkanları ölçüsünde bağrına basmıştır.
1950’lerden itibaren başta Almanya olmak üzere bazı Avrupa ülkeleri işçi almaya başlamışlardır.
Enteresan olan o ki; Balkanlar’dan ülkemize göç eden kardeşlerimiz, büyük ölçüde entegre oldukları Avrupa kültüründen ayrılarak göç için Avrupa ülkeleri yerine Türkiye’yi tercih etmişlerdir.
Acaba neden?
Türkiye’ye bu ilgi niye?
Bu soruların cevabı için, yazımızın başında Prizren’le ilgili olarak aktardıklarımızı hatırlayalım!
16 Mart 1988 tarihinde Halepçe’de (Irak) Saddam Hüseyin’in düzenlediği kimyasal silah saldırısında 5 bin kişinin öldüğünü yine basından öğrenmiştik…
Saldırının akabinde sayıları bir milyona varan kuzey Iraklı Peşmerge Türkiye’ye hücum etmişti...
Türkiye’nin dışında onlara kaç ülke kucak açtı?
Cevap: Hiç… Hiçbir ülke kucak açmadı!
Şimdi şartlar değişti ve bize ”sizi kuzey Irak’ta istemiyoruz…” diyorlar…
İtalyan hükumeti, Arnavutluk iç savaşından kaçan kaç kişiyi ülkesine kabul etti?
Cevap: Hiç!
***
Bir yanda askerimizi alkışlayan, bayrak ve çiçek ile karşılayan insan seli; öte yanda vatanımızın sınırları içinde askerimizin yoluna mayın döşeyenler, “Mehmetçik”e kurşun yağdıranlar, bunlara yataklık edenler…
Bir yanda Mehmetçik’e bebeğini uzatanlar, “TSK Akrotim”ini coşkuyla alkışlayanlar; diğer yanda Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti sınırları içindeki “Türk Askeri”ne, “Türk Subayı”na, kimi zaman takma isimlerle (nick) gizlenerek internet köşelerinden, kimi zaman da birkaç Kıbrıs gazetesinden makaleleriyle alenen hakaret dolu yazılar yazıp, saldıran Kıbrıslı bazı “sözde kandaş”lar…
BU VATANA GÖNÜLDEN BAĞLI TÜM KARDEŞLERİMİZİN ‘30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI’NI KUTLARIM ! Atıl Tunga Güvener
http://www.davamiz.com/yazar-bayrak,-millet-ve-vatanin-degeri-2335.html
|